Kayığıma Barınak

Ülkemiz de Amatör denizcilik hakkında bazı tespitler yaparak başlamak istiyorum.


2012 istatistiklerine göre Türkiye de deniz ticaret filosu haricinde özel ve balıkçı teknelerinin sayısı 63367. Bu teknelerin 26040 tanesi beş metreden küçük, 30686 tanesi beş ila dokuz metre arası geri kalan 6641 adedi de dokuz metreden büyük tekneler. Bu toplam içindeki yaklaşık 18 bin adet balıkçı teknesini düştüğümüzde 45 bin adet amatör tekne olduğunu tespit etmekteyiz. Yaklaşık 30 bin civarında dokuz metreden küçük amatör özel tekne mevcudumuz bulunmakta.

Birçok ülke ile kıyasladığımızda mevcut sayının neredeyse devede kulak bile olamayacağını görmekteyiz ki Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı hazırladığı sektörel raporda 2023 hedeflerinde bu sayının bir milyon özel tekneye çıkması konusunda çalışmalar yapılması gerektiğinden bahsetmektedir.

Bu gelişme ülke nüfusunun yüzde beşlik bölümünü oluşturan gelir seviyesine sahip gurup esas alınarak mı olacak yoksa tüm yurttaşların bu gelişimden faydalanması yolunda bir program gerçekleşecek bundan emin değilim ve bu konuda ciddi endişelerim olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Amatör denizciğin gelişmesi milyon dolarlık büyük ve pahalı teknelere sahip olmakla gerçekleşmeyecektir. Denizi seven ama hala denize karadan bakan büyük bir çoğunluğun sınırlı bütçeleriyle edindikleri küçük tekneleriyle denizde olmalarını sağlamak bu gelişim için şarttır. Kürek yelken kullanılabilen küçük tekneler başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere Dünyanın birçok ülkesinde özendirilip teşvik edilmektedir. Bugün ikinci el bir otomobil parasına rahatça ikinci el bir tekne alınabilir veya yapılabilir. Ancak edinilecek teknenin nereye bağlanarak barındırılacağı sıkıntısı yüz binlerce istekliyi bu isteklerinden vazgeçirmekte en azından hayallerine ulaşmayı ertelemelerine neden olmaktadır.

Bağlanma ve barınma için mevcut durumda iki seçeneğimiz den biri olan marinalar asgari yıllık iki üç bin euro dan başlayan bağlama fiyatlarıyla küçük teknelere adeta gelmeyin biz büyük ve pahalı tekneleri kabul ederiz demektedir. Turizm Bakanlığına bağlı olarak işletilen yat limanları ''marinalar'' verdikleri beş yıldızlı hizmetler karşılığı fiyat politikaları üretmekte ve karlarını maksimize etmekte haklıdırlar. Nede olsa Deniz fakiri Sevmez diye yanlış bir tabir ülkemizde kullanılmakta.

Yat limanlarının ''marinaların'' talep ettiği ücretleri karşılayamayan Amatör Denizcilerden bir bölümü, aslında balıkçılık mesleğini icra edenler için yapılmış Balıkçı barınaklarında bağlanma seçeneğini kullanmaktan başka bir yol bulunmamaktadır. Balıkçı barınaklarının bir kısmında balıkçılar için dahi yer bulunmazken birde özel teknelerin oralarda barınması birçok zorluğu da yanında getirmektedir. Balıkçı barınaklarının neden özel teknelere bağlanma imkanı sağladıkları, balıkçılık kooperatiflerinin durumu ve Ülkemizde balıkçılığın sıkıntıları tartışılması gereken ayrı bir konudur. Balıkçılıkta yeterli gelişmeler olursa balıkçı barınakların da da barınabilmek hayal olacaktır.

Bir seçenek olarak ortaya atılarak, İstanbul da uygulamaya geçen tekne parkların fiyatları ''marinaları'' arattığından bu konuya şimdilik girmek istemiyorum.

Şimdi ben emekli, memur, işçi kısacası ülkemin %90 ı olarak beş metre boyunda kayığıma barınak,

KAYIĞIMLA BARINMAK istiyorum.

Talebim budur.

Devlet 30 bin civarında dokuz metreden küçük amatör özel tekne den 2013 yılı rakamlarına göre yaklaşık 13 milyon Tl (13 trilyon) vergi (bağlama kütüğü harcı) topladı. En alt rakamı olan yıllık 313.25 tl bağlama kütüğü harcı ödeyen bizlerin maalesef denizde bağlanacak üç kuruşluk bir kütüğü bile yok.

Her liman başkanlığında bağlı kaç adet tekne olduğu, bunların boyları, sahiplerinin tüm bilgileri mevcut olmasına rağmen nedense amatör denizciler bir anlamda hep göz ardı edilmektedir.

İhtiyacımız beş yıldız hizmet veren yerler kesinlikle değil. Kayığımızı karaya alacak bir rampa ve karada park alanı, çevreyi koruyan malzemelerden yapılmış kıyıda bağlanabileceğimiz yerler. Bağlanılacak yerlerin illaki mendirek içinde olmasına da gerek yok korunaklı coğrafi yapılar içine yerleştirilebilecek yüzer pantonlar dahi olabilir. Bu yörenin imkan ve şartlarına göre belirlenecektir.

Bunların dahi gerçekleşebilmesi için biz birilerin dediği deniz tarafından sevilmeyen fakir Amatör Denizcilerin sivil toplum kuruluşları olarak örgütlenmemiz şarttır. Bu örgütlenme en kolay dernekleşmek şeklinde olabilecektir. Derneklerin amaçlarına akşamdan sabaha ulaşmaları imkansız olduğundan uzun soluklu, sabır ve meşakkat gerektiren bir çalışma olmasına rağmen tek çıkar yoldur.


Yıl 1981 - Çetin Altan kaleminden....
Bozkırlı Olmaktan Denizci Olmaya Geçme Zamanı
Biz bin yıl içinde bozkır kökenli bir köylü toplumu olma koşullanmasını kırabilseydik de, toplumsal bir değişimle, üstünde yaşadığımız yarımadanın olanaklarını yeterince kullanabilseydik, bugünkü düzeyimizle durumumuz ne olacaktı, biliyor musunuz?

En azından yüzmesini, kürek çekmesini, yelkenli ve deniz motoru kullanmasını bilmeyen gencimiz kalmayacaktı.
Yılda adam başına düşen iki kiloluk balık tüketimi, en azından otuz kilo olacaktı…
Kıyılarımız, uzunlukları on kilometreyi aşan iki düzine limanla donanacaktı.
Ve deniz ticaret filosu sıralamasında, bir karışlık kıyısı olan Polonya’nın da gerisine düşerek otuz beşinci değil, onuncu olacaktık…
Anadolu’yla, Trakya’nın, Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz kıyıları, gemici yaşamlarının öyküleri, aşkları ve şarkılarıyla, yosun ve köpük kokulu rüzgarların şenliğini estirecekti.
Edebiyatımızda binlerce deniz şiiriyle romanı, Frikya, Lidya, Roma uygarlıklarından beslenmiş bir anlatımı, çağın evrenselliğiyle bütünleştirecekti.
Her köşe bucakta okyanuslara ilk açılmış, kutuplara ilk gitmiş gemilerle gemicilerin anıtları yükselecekti…
Yaşamın her parçasında sade kerpiç renginin değil, mavilerin de ağırlığı görünecekti…
Ve Osmanlı imparatorlarından en az yarısı ünlü amiraller arasında yer alacaktı…
Ne yazık ki hiçbiri Sultan Aziz’e kadar bir gemiye bile binmedi..
Onaltıncı yüzyılın yürekli korsanları, bozkır kökenli değil, kıyı kökenliydiler ve değişik bir yorumla Kartaca’nın görünmez mirasından oldukça pay almışlardı.
Ama, bozkır koşullanması üstünde yeterli bir etki yapamadılar. Onların ad ve anılarını yaşatan bir köy bile yoktur bizim yarımadada…
Kaptan-ı derya’lık payesi ise İstanbul’da başlayıp, İstanbul’da biten bir paye idi. Bin yıldır bir yarımadanın kıyılarında yaşayanlar yüzyıllar boyu bir kaptan-ı deryanın limana nasıl girdiğini bile hemen hiç göremediler.
Kerpiç, tezek, kağnı, karasaban, at, kılıç, kalkana harcadığımız kuşakların bir bölümünü de denizlerle bütünleştirebilseydik;
Bugün Türkiye dünyanın her köşe bucağını kendi evi gibi bilen, argosundan günlük eşyasına, türkülerinden yemeklerine kadar, yaşamının her kromozomunda, yüzlerce yıllık denizciliğin izlerini taşıyan çok kıvrak ve çok hızlı bir toplum olacaktı…
Kıyılara bakan tepelerde, denizlerde kaybolup gitmiş, gemicilerin bir anı – taş’dan ibaret boş mezarlarında, içli şiir dizeleri okunacaktı.
Bugün Türkiye’de denizlerden dönmemişler için dikilmiş bir tek anı – taş bile yoktur. Bin yıldır bir yarımadada oturan bir toplum için dikkati çekecek bir gariplik değil midir bu?
Nasıl ki kıçtan takma bücür motorlu, iki metrelik bir sandalın bile hala daha ultralüks sayılması da ayrı bir garipliktir.
En azından yüz deniz okulumuz olması gerekirken, bir tanesinin bile oldukça bakımsız ve ilgiden yoksun bırakılmasının, kimsenin kılını bile kıpırdatmaması gibi…
Artık açık seçik iyice bilincimize kazımamız gerekir ki;
Çevresi dört denizle kaplı koskoca bir yarımadada oturmak, başlı başına bir mutluluktur.
Bu mutluluk, kara bahtım, kör talihim iniltilerini şen kahkahalara bir türlü çevirememişse, bunun nedeni bozkır kökenli koşullanmasını bir türlü kınatamayışımızdandır. Bunu bir yıldır neden kıramadığımız ise çok ayrı bir inceleme konusudur. Ve ikinci bir örneği yok gibidir.
Bol bol deniz okulları açmak ve buralara parasız yatılı öğrenciler almak bile aklımıza hiç gelmemiştir.
Gerek deniz araçları yapımında, gerek deniz işletmeciliğinde, gerek deniz taşımacılığında iyi yetişmişlerin, dünyanın hiçbir yerinde aç kalmayacağını belirtmek dahi bu okulların tıklım tıklım dolmasına yeterdi.
Nerelerde çalıştıracağımızı bilmediğimiz binlerce lise diplomalısının yerine, dünyanın tüm denizlerinde bayrak dolaştıran binlerce denizcimiz olurdu bugün…
Tanzimat “çağdaşlaşma” deyimi yerine, “Batılılaşma” deyimi kullanmanın yanılgısına düştü.
Bu yanılgı ise hala daha sürüp giden sonu gelmez tartışmalara yol açtı.
Kimi Batı’yı şu veya bu gerekçe ile, tümden yadsıdı, kimi Batı hayranlığının şapşallığına yuvarlandı.
Ve kimsenin aklına “bozkırcılık”tan “denizciliğe” geçme gelmedi.
Oysa “denizcileşme” Batılaşmayı da çağdaşlaşmayı da içeren ve bizim yarımadanın durumuna çok uygun düşen bir değişim olacaktı.
Batıyı tanıdığımızı sandığımız kadar dahi denizciliği tanımadığımız için, toplumsal reformun böyle bir rotadan da geçirilebileceğini hayal bile edemedik.
Denizciliği genel bir kalkınmanın dinamosu olarak değil, yan bir parçası olarak değerlendirdik hep…
Kalkınmış toplumlarda denizciliğin nasıl bir rol oynamış olduğu üstünde de, hemen hiç durmadık.
Son elli yıllık siyasal edebiyata bir göz atın, deniz üstüne söylenmiş elli cümle bulamazsınız…
Bir yarımada üstünde bozkırlı kalmış olmanın bu kadar koyusuna da doğrusu zor rastlanır.
“Yavuz geliyor Yavuz, denizi yara yara.
Kız ben seni alacağım başına vura vura”
türküsü bile denizci türküsü değil, bozkırlı derebeyi türküsüdür.
Çünkü hiçbir denizci, başına vura vura almaz kadını…
Ve zaten kadınlarda deniz kızlarına benzer bir yan vardır. Kendilerinden aşık olurlar denizcilere…
Denizciliğe karşı imrenmeyi biraz daha körükleyelim mi ?
Gerçekten büyük gerek var buna...
Denizciler, bozkırlılar kadar trafik kazası da yapmaz.
Türkiye denizcilik aşamasını tamamlamış olsaydı, trafik kazalarında ölenlerin sayısı günde hiçbir zaman otuza kadar çıkmazdı.
Kara adamı denize:
“Deniz engin bir sudur, tuzlu, yeşil dalgalı. Kıyılarını süsler bazen beyaz bir yalı”
diye bakar.
Denizci ise:
“Mavi aynasında suların boy verip görünmek istiyorum. Denize dönmek istiyorum, denize dönmek istiyorum”
diye bakar.
Yüzyıllardır Anadolu’nun öksüz bırakılmış olmasının nedeni,
Denizlerin öksüz bırakılmış olmasıdır

..../....
demiş Çetin Altan bir zamanlar. 

4 yorum:

  1. Bağlama kütüğü harcı alan devlete nerde lan benim kütüğüm deme hakkınızın olduğunu düşünüyorum. Aslında bir halat alıp denizcilik bakanlığına gidip " Bana kütük gösterin kayığımı bağlayacam nerde benim kütüğüm" :) deme hakkınızın olduğunu düşünüyorum.

    YanıtlayınSil
  2. Her kiyi kasabasi ve köyünde bir adet bağlama iskelesinin yapimina izin verilirse bu iskelelerin orada teknesini baglamak isteyenlerce birleşilip yaptirilabileceği ve korunabileceği inancindayim

    YanıtlayınSil
  3. İşte tamda bu yüzden , aynen belirttiğiniz gibi "kısıtlı bütçeyle" tekne almak için 2 senedir düşünüyoruz. umarım kısa zamanda sorun çözülür ve bizde Türkiye kıyılarını , yavaş yavaş, sindire sindire, balık tutarak dolaşma imkanına kavuşuruz. DESTEKLİYORUZ

    YanıtlayınSil
  4. 3 tarafi denizlerle kapli bir ulkede yasiyoruz ama 2016 tarihinde hala denizcilikle ilgili hicbir akilli... denizciye servis veren tek bir kanun yok!!!tum kurallar denizcilikten anlamayan sahislar tarafindan yapiliyor... Hatirlarim, biz teknemizle Istanbula giderken (Kibris cikartmasi sonrasi) Baba burnu civarinda bir koy bulduk, havadan korunmak icin... Bir sandal dolusu asker ellerinde makinali tufeklerle bizi koydan kovaladilar... pasa rahatsiz oluyormus!!!! yok yaaaaaaaaaaa!!!!

    YanıtlayınSil